Aslen Trabzonlu olan Muzaffer Akyol, 1945 yılında 12 çocuk annesi olan Nuriye Hanım tarafından dünyaya getirilmiştir. 2 kardeşinin küçük yaşta ölümü sebebiyle, doğduğu şehir Trabzon’da 10 kardeşiyle birlikte büyümüştür, resim merakı onu küçük yaşlar itibariyle etkisi altına almaya başlamıştır.

Etrafında gördükleri, fark ettikleri ise onun entelektüel merakını her zaman aktif tutmuştur. Dedesiyle birlikte gittiği camide gördüğü çizimler, resim merakını harekete geçiren ilk faktördür. Gördüğü yazı ve süslemeleri eve döndüğünde kömür, kiremit gibi materyallerle taklit eder.

İçinde taşıdığı ve büyüttüğü resim sevgisi ise hayatı hakkındaki kararlarını bütünüyle etkiler. İlkokuldan sonra öğretmen lisesinde eğitim gören ve kariyerinin ilk yıllarına bir köy öğretmeni olarak başlayan Akyol, resim yapma arzusuna karşı koyamaz ve İstanbul’a göç eder. Akademik hevesleri ve sanata olan yoğun sevgisi onu Trabzon’un köylerinden İstanbul’a getirir. 1968 yılında yani 23 yaşında Devlet Güzel Sanatlar Akademisi – Yüksek Resim bölümüne kaydolur ve rotasını can bulduğu bir okyanusa çevirir.

Atıldığı okyanusta geçirdiği ilk yıllar çeşitli atölyelerde geçer. Birçok öğrenci tek bir atölyede eğitimini tamamlasa da o bağlı kalmaktan yana değildir. Sanata birçok yönden bakmak istemesi; farklı biçim, teknik ve görüşlere olan merakı ileriki yıllarda onun kendi özgünlüğünü elde etmesine de fayda sağlar. Muzaffer Akyol farklı dinamiklerin içinden geçerek kendisine çok yönlü bir bakış açısı kazandırır ve bunların her birini kendi zihninde yeni bir forma sokar.

Eserleri

Muzaffer Akyol’un eserleri retrospektif bir karnaval gibidir. Eserlerinde cisimlerin, renklerin ve canlıların birbirine tutunarak başkalaşması seyredilir. Kendine has tavrıyla ortaya koyduğu eserleri; onun fikir dünyasının, insanlığa bakış açısının ve ruhaniyetinin bir izdüşümü olarak çıkar karşımıza. Bağımsız icra ettiği sanatında bağlı kaldığı en büyük şey ise doğa ve insani değerlerdir.

Nar ve zeytin ağacı onun için ayrıca önem teşkil eder ve eserlerinde de sık sık karşımıza çıkar. Onun dünyasında bu ögelerin tasviri ise şöyledir:

“Nar benim vazgeçilmezlerimdendir… Şimdi içinde yüzlerce taneciği birbirlerini üzmeden, birbirlerini kırmadan, birbirlerini sömürmeden ve aralarındaki saydam zardan birbirlerini görecek şekilde yaşatan bir form nar. Nar doğurganlığın, çoğalmanın sembolü. Biraz önce söylediğim anlayış insanlık ailesinin özlediği, beklediği demokrasi, ayrımcılığa karşı olma, birlikte olma, bir arada olma, birbirlerine saygılı ve birbirlerine karşı dostluk köprülerini kurup birbirleriyle alışveriş halinde bulunma… Nar aynı zamanda bir genç kızın doğurma özelliğini kazandığı ilk ay halinin de sembolü.”

Fakat onun için fazlasıyla önemli olan ve sıklıkla kullandığı bu öğeler karşımıza alışıldık biçimde çıkmaz. Muzaffer Akyol’un ruhundan ve fikirlerinden izler taşır. Yani o bir natürmort çizmez. Bu durumu kendisi de şöyle izah eder:

“Ben hiçbir zaman nar resmi yapmadım. Ben hiçbir zaman balık resmi yapmadım. Kuş resmi yapmadım. Ben zeytin ağacı ironisinin resmini yaptım. Ben nar resmi değil, narın resmini yaptım. Ben balık resmi değil, balığın resmini yaptım. Yani bu varlıkların taşıdıkları anlamın ve bu anlam boyutunun içsel ifadeleriyle yola çıktım. Dünyalarını yakalamaya çalıştım. Yani ben bir nar natürmortu yapmadım; yaşayan, içinde kadınları olan, çocukları olan insanları olan, börtü-böceği içinde taşıyan nar yaptım. Ben zeytin ağacı yapmadım, zeytin ağacının resmini yaptım. Bu nedenle zeytin ağacının dallarında eller ve gözler vardır.”

Tüm bu özellikleriyle birlikte söylenebilir ki Muzaffer Akyol’un eserleri bütünüyle bireyci değildir. Onun dünyasında sanat; toplumdan ve insanlıktan izler taşır ve onlara doğrudur. Eserlerinde demokrasiye, eşitliğe, dayanışmaya, maneviyata duyulan bir hasreti yansıtır. Fakat bu tutum hiçbir zaman bir amaç haline dönüşmez, ön planda olan sanattır. İyilik de kötülük de imgeler aracılığı ile tabloya işlenir. Doğadan ve kadınlardan ilham alarak çizilen resimlerin içerisinde insanlığa yönelik iletiler yerleştirir. Bir nar tanesinde dayanışmayı ve toplum olmayı, bereket tanrıçasında üretkenliğin ve aile olmanın değeri anlatılır.
Eserlerini incelemek isteyenler için : http://www.muzafferakyol.com/eserler.php

Müze Evi

Üretkenlikle geçen 50 sanat hayatı Muzaffer Akyol’un kişisel atölyesinden evrilmiş olan müze evinde sergilenir. Bu müze aynı zamanda Türkiye sanat tarihine bir armağan gibidir; Muzaffer Akyol’un eserlerini ve yaşamını sergileyen müze aynı zamanda edebi bir öneme sahiptir.

1985 yılında arkadaşı Engin Okan’ın kiracısı olarak girdiği evi 2011 yılında müzeye evirir. Şimdilerde müze olarak kullanılan bu atölyenin hikayesi, Muzaffer Akyol’un çalışmalarıyla birlikte renklenir. Günden güne sanatla daha da iç içe geçen atölye sanatçıların ve sanat severlerin uğrak yeri haline gelir. Cemal Süreya, Ümit Yaşar, Mehmet Kemal, Can Yücel gibi isimler sık sık soluğu Muzaffer Akyol’un yanında alır.

5 katının her birinde bambaşka bir keyfe sahiptir atölye. Kışın zemin katı, havalar ısınınca terasın bulunduğu 3 kat kullanılırdı. Burada yapılan sohbetler öylesine keyiflidir ki zamanla ev, atölyeden çok bir buluşma noktası haline döner.

Müzenin edebi önemi tam da burada saklıdır. Atölye yıllar yılı bir edebiyat geçidi gibi kullanılır. Bununla birlikte şair ve yazar dostlarının yanı sıra Muzaffer Akyol da şiir yazar ve arada resim dışında bir şeyler karalar. Bu yaşanmışlıkların her biri müzede ziyaretçilerin gözleri önüne serilir. Ziyaretçileri Muzaffer Akyol’un annesi Nuriye Hanım ve Mustafa Kemal Atatürk ile karşılayan müze; üst katlarda Can Yücel, Nazım Hikmet, Cemal Süreya, Aşık Veysel, Mehmet Kemal, Bedri Rahmi portreleriyle devam eder.

Son Sergisi

Sanat galerilerinin yanı sıra kendi atölyesinde de eserlerini sergileyen Muzaffer Akyol son sergisini 2019 yılının Mayıs ayında “Yüklendim Narımı Düştüm Yollara” adıyla İzmir Selçuklu’da yapmıştır. Son sergide Muzaffer Akyol’un sıklıkla kullandığı “nar” ön plana çıkarılmıştır.

İlgili Yazılar

Yorum Yap