Osmanlı’da Batılılaşma süreci kimilerine göre çok geç kimine göre ise tam vaktinde başlamıştır. Kurulduğu yıllardan itibaren daha çok İslam kültürü ve İslam ile yönetilen diğer ülkelerin kültürüyle etkileşim içinde olan; sanat eseri ve mimari ögelerde Doğu ve İslam etkilerine rastlanan Osmanlı’nın, 18. YY itibariyle Batı sanat ve mimari akımlarına yönelmesi aynı zamanda yeni bir şehir, yeni bir toplum kurmak gibiydi.

Bu süreçte en çok etkileşime girilen ülke ise Fransa’ydı. Osmanlı katipleri, elçileri, devlet adamları ve askerleri Fransa’ya gidiyor; oradaki sosyal hayatı, sanatı, askeri gelişimleri, mimariyi ve bilimi gözlemliyor aynı zamanda kendi kültürel değerlerini de orada gösteriyordu. Fransa’dan Osmanlı’ya gelen sefirler de aynı etkileşim içinde bulunuyordu.

Avrupa’nın diğer birçok ülkesi – krallığı ile benzer etkileşimler sağlanırken İstanbul’da dönüşmeye devam ediyordu. Alaturka adabı, İstanbul halkının davranışlarına yön veriyor, Batılı sanat akımlarının biçem ve biçimleriyle eserler veriliyordu. İstanbul silüetinin görüntüsünde ise yavaş yavaş değişimler oluyordu. Yeni saraylar, mektepler, oteller bina ediliyor; boğaza nazır bir İstanbul izlencesinde artık Batı estetiğinin inşaları da seyrediliyordu.

18. YY ın sonlarında başlayan Batılılaşma dönemi yaklaşık 300 yıl boyunca İstanbul’u daha sonra da Anadolu’yu dönüştürmeye devam etti.

Levantenler Kimdir?

Osmanlı’dan Fransa’ya, Fransa’dan İstanbul birçok sefir ve tüccar gidip gelirken kimisi kalıcı olmayı seçiyordu. Kimileri ise bizzat yerleşmeye gidiyordu.

Levanten kelimesi Fransızca kökenli olup “doğulu” anlamına geliyor. Yüzyıllar boyunca Doğu halkları Fransız halkı tarafından böyle anılmış olsa da, kapitülasyonlar ve batılılaşma sonrası bu söz bir başka gruba ithaf edilmiştir: Fransız kökenli İstanbullulara.

Kapitülasyonlar ile İstanbul’a ve Osmanlı’nın diğer kıyı şehirlerine yerleşmeye başlayan Fransızları batılılaşma ile İstanbul’a yerleşen Fransız sefirler takip etmiştir. Osmanlı’da Frenk diye anılırken kendi uluslarınca Levanten diye anılmış ve kendileri de bu tanımı kullanmışlardır.
Mimar Alexandre Vallaury ise en bilinen Levantenlerden biriydi.

Alexandre Vallaury

Döneminin en gözde mimarlarından biri olan Alexandre Vallaury, İstanbullu bir Fransız olarak yaşamını sürdürdü. Fransız bir elçi olan babasının İstanbul’a yerleşmesinden sonra dünyaya gelen, İstanbul’da doğup büyüyen Vallaury, mimarlık eğitimini dönemin en iyi mimarlık eğitimini veren Paris Güzel Sanatlar Okulu’nda almıştır.

Bununla birlikte Vallaury yalnızca mimar değildi, aynı zamanda bir ressamdı. 1880 yılında eğitimini tamamlayarak İstanbul’a döndüğünde ilk işlerinden biri Şeker Ahmet Paşa’nın resim kulübü olan Elifba’ya katılmak ve resim sergilerinde yer almak olmuştur. 1883 yılında ise Sanayi-i Nefise Mektebi’nde Fenn-i Mimari öğretmeni olarak görev almaya başlamıştır. Kimi kaynaklarda bu bölümün kurucusu olarak da yer almaktadır.

Ressamlık ve öğretmenlik görevleri Alexandre Vallaury’i asıl mesleğinden uzaklaştırmamış, aksine araştırma yapmasını sağlamıştır. Bu dönemde İstanbul, Bursa, İznik, Konya ve Kütahya gibi Osmanlı’nın başkenti ve sancak kenti olan şehirlerin mimarilerini araştırmaya devam etmiştir. Alexandre Vallaury’nin diğer batılı ve Levanten mimarlardan farklı olmasının temel sebebi de bu araştırmalarıdır. Paris’te aldığı yüksek mimari eğitimle batılı mimari akımlarını öğrenen Vallaury, yaptığı araştırmalar ile Doğu mimarisini de hatmetmiştir.

Öğretmenliği ve mimarlığı ile zamanla Osmanlı üst düzey yöneticilerinin gözdesi haline gelen Vallaury, Fransızlar tarafından da takdir edilmiş ve destek görmüştür.

Emek Sineması, Eminönü Hidayet Camii, Türk Tütün Pavyonu’nun ardından Osmanlı Bankası Genel Müdürlüğü binası ile tamamen ünlenmiştir. Döneminde yapılan önemli İstanbul binalarında ilk akla gelen isimlerden biri olmuş, becerileriyle diğer pek çok mimarı da etkisi altına almıştır. Dünyada müze olarak tasarlanan birkaç binadan biri olan Müze-i Hümayun’un da (günümüz Arkeoloji Müzesi) mimarisi ona aittir.

Fakat Vallaury’nin hem Fransa’da hem Osmanlı’da hem de modern Türkiye Cumhuriyeti’nde ismiyle bütünleşen eseri Pera Palace Hotel olmuştur. İlklerin binası olarak anılan, doğu – batı halk kaynaşmasının sembolü haline gelen, İstanbul’un ilk lüks oteli O’nun eseridir.

Pera Palace Hotel

Sıklıkla birbirlerinin halkına ev sahipliği yapan Paris ve İstanbul’un tren sefer süresi 1883 yılına kadar kadar 2 aydı. Paris’e gitmek isteyen bir İstanbullu ya da İstanbul’a gitmek isteyen bir Parisli 2 ay boyunca yol kat etmek zorundaydı. 1883 yılının Fransız Demiryolları Şirketi’nin Orient Express seferlerine başlamasıyla bu süre 4 güne düşmüş ve iki şehir arasındaki etkileşim hız kazanmış, istikametindeki Avrupa ülkelerinin de bu sorununu çözmüştür.

Pera Palace Hotel’in yapılma gerekliliği tam da bu seferler sonucunda ortaya çıkmıştır. Seferlerin sıklaşması, Orient Express’in yüksek standartları, gelen kalburüstü turistlerin beklentileri; Avrupa’nın lüks standartlarına uygun bir otelin varlığı önemli hale getirmiştir.

İstanbullu girişimci George Nagelmeckers’in Alexandre Vallaury’nin kapısını çalmasına sebep olan da bu gerekliliktir. İstanbul’da asansör, elektrik, sıcak su gibi niteliklere sahip olan ilk otelin yapımında akla gelebilecek ilk mimar Alexandre Vallaury olmuştur. Kendi mimari ve tarihi öneminin yanı sıra, dünyanın ve Türkiye’nin önemli tarihi olaylarına eşlik edecek binanın yapımı da bu vesileyle gerçekleşmiştir.

Pera Palace’ın mimari bir sembol haline gelmesi elbette ustasının maharetlerinden kaynaklanmaktadır. Döneminde de günümüzde de Alexandre Vallaury’den şöyle bahsedilmektedir: Vallaury her batılı mimar gibi Batı mimarisini biliyordu fakat o Doğu mimarisini de biliyordu… Usta mimarın detayla, özenle ve yüksek mimari algıyla bir araya getirdiği doğulu ve batılı ögeler eşsiz bir sentez oluşturuyor; hem onun imzası hem de dönüşen Osmanlı’nın sembolü haline geliyordu. İstanbul’un birçok önemli yapısındaki mimari tasarımıyla çağdaş mimarlara da yol gösteren Vallaury, Pera Palace Hotel ile birlikte “tamamen Batı” estetik algısına karşı koyuyor şehrin sentez bir şehir olduğunu herkese hatırlatıyordu. Neo klasik ögelerle İstanbul’un bir Bizans şehri, Barok ve art nouveau ile İstanbul’un bir Avrupa şehri olduğunu ve oryantalist öğelerle İstanbul’un bir Osmanlı şehri olduğunu ortaya koyuyordu. Dış mimarisi ve iç mimarisi ile yeni bir “kült” yaratıyordu.

Bununla birlikte Pera Palace Hotel’in mimari teknolojisinde de önemi büyüktü. Sanayinin emekleme döneminde yapılmış olan bina elektrik, sıcak su ve asansör hattına sahipti. Hatta bina ilk asansörlü bina olmasının yanı sıra, saray dışında elektrik verilen ilk binası olma özelliğine sahipti.

Tüm bu estetik değerleri ve teknolojik özellikleri ile Pera Palace Hotel döneminde ve günümüzde mimari bir harika olarak ele alınmakta; mimari tezlere, tarihe ve sosyolojiye konu olmaktadır.

İlgili Yazılar

Yorum Yap