Osmanlı’nın resim sanatı ile buluşması, onun kültür sanat tarihi için ayrı bir öneme sahiptir. İslam gelenekleri gereği, 500 yıl boyunca resim ve heykel sanatına mesafeli durmuş olan Osmanlı’nın bu yöndeki tabuları yıkması tarihi olarak büyük önem arz eder. 17. ve 18. YY da batılılaşma etkisi ile minyatür sanatında resim kaygısının görülmesi ile yavaş yavaş başlayan bu süreç 19. YY da derinlik kazanmış ve 1873 yılında Şeker Ahmet Paşa’nın ilk resim sergisini açması ile yaygınlaşmaya başlamıştır.

Bir Türk-İslam devleti olan Osmanlı; kuruluş döneminden sonraki 300 yıl boyunca dünya tarihine yön veren imparatorluklardan biri, bu yüzyılların en gelişmiş imparatorluğu olsa bile resim sanatına mesafeli durmuştur. Fakat yine de İslam gelenekleri gereğince yasaklanmış olan resim ve heykel sanatını tam anlamıyla reddettiği söylenemez. Bunun sebebi, hem padişahların portrelerini çizdiriyor olması hem batılı ressamların çizim yapmalarına izin verilmesi hem de minyatür sanatıdır.

İlk portre çizimini yaptırmış olan padişah Fatih Sultan Mehmet’in (15. YY) ardından tüm padişahların bir portre çizdirmiş olması ise sarayda resim sanatının önemsendiğini göstermektedir.

Ressam Şeker Ahmet Paşa

Şeker Ahmet Paşa’nın gençliğinin Osmanlı’nın batılılaşma sürecine denk gelmiş olması hem onun kişisel tarihi için hem de Osmanlı kültür sanat tarihi için büyük bir şanstır diyebiliriz.

14 yaşında Tıbbiye Mektebi’ne giren ve üstün başarı gösteren Şeker Ahmet Paşa öğrenciliği sırasında resim sanatındaki özel yeteneği de ortaya koyar. Okulun resim öğretmenliği yardımcılığına atandıktan sonra çizimlerinin Padişah Abdülaziz tarafından fark edilmesi ise hayatındaki dönüm noktalarından biri oldu. Şeker Ahmet Paşa’nın çizimlerini beğenen Abdülaziz, onu resim eğitimi alması için Paris’e yolladı. Böylelikle Şeker Ahmet Paşa, Paris’te Türk öğrencilere eğitim veren Mekteb-i Osmaniye okulunda pek ilgili olduğu resim sanatının derslerini almaya başladı.

Osman Hamdi Bey ile aynı dönemde eğitim alan ve onunla yakın arkadaşlığı bulunan Şeker Ahmet Paşa’nın farkı ise ne Osman Hamdi Bey gibi oryantalist estetik anlayışına yönelmesi ne de akademik eğitimi gereği klasik estetik anlayışına yönelmesiydi. O, bağımsız sanat topluluklarına kendini daha yakın hissediyor; Boulanger ve Gerome gibi sanat atölyelerinde ders alırken daha sonra Barbizon ekolünü yaratacak topluluğu takip ediyordu. Bu sayede akademide öğrendiği teknikleri peyzaja hareketli bir şekilde uyguluyor, resmin içinde kusursuz geometriyi gizliyordu.

Paris’teki heyecanlı sanat günlerinden sonra İstanbul’a piyade yüzbaşısı olarak dönen Şeker Ahmet Paşa’nın heyecanı burada da kesintiye uğramaz. Tıbbiye Mektebi’nde resim öğretmeni olarak göreve başlayan paşanın yenilikçi resimleri, bir o kadar yenilikçi adımları da beraberinde getirecektir.

Öğretmenliğin ve sanatçılığın yanı sıra Padişah Abdülaziz’in yaverliğini yapmaya devam eden Şeker Ahmet Paşa böylelikle sarayın desteğini almayı başararak Osmanlı tarihinin ilk resim sergisini de gerçekleştirir. 27 Nisan 1873 tarihinde İstanbul Sanayi Mektebi’nde gerçekleşen sergi o dönemde resim eğitimi alan diğer Türk ressamlara, levanten ressamlara da ışık tutuyordu. Paşa sergide öğrencilerinin çalışmalarına da yer vermiştir. Figür ve kompozisyon çalışmalarının pek denemediği dönemde natürmortları ile dikkat çeken Şeker Ahmet Paşa’nın bir sonraki sergisi ise 1 Temmuz 1875’te Darülfünun binasında gerçekleşmiştir.

Unvanı olacak kadar şeker bir kişiliğe sahip olması, üretken sanat hayatı, yenilikçiliğe ve bağımsızlığa gönül vermiş olması ile dikkat çeken Şeker Ahmet Paşa’nın Louvre Müzesi’ne eserleri kabul edilen ilk Türk ressam olması ise O’nun uluslararası platformlarda adının duyulmasını sağlayan bir başka etkendir.

Pera’da İlk Resim Sergisi

Şeker Ahmet Paşa’nın yollarını Pera Palace ile kesiştiren, onun kurmuş olduğu Elifba kulübüdür. Osmanlı’da ve İstanbul’da resim sanatının ileri boyutlara taşınması için uğraşan ve dönemin güncel sanat akımlarını da takip eden bu grup birkaç kişiden oluşuyordu.

Ahmet Paşa’nın öğrencilerinin yanı sıra usta diğer ressamların da zaman zaman katkı sağladığı kulübün dikkat çeken bir diğer ismi de Pera Palace mimarı Alexandre Vallaury’di. Fransa’da aldığı eğitim sonrasında İstanbul’a dönen mimarı aynı okuldaki öğretmen arkadaşı olan Ahmet Paşa’nın kulübüne katılır. Hali hazırda iyi bir çizer olan Vallaury, burada sıkı dostluklar geliştirir. Estetik kaygının yanı sıra Osmanlı’da yeni yeni benimsenen evrensel sanatın gelişimi kaygısını da taşıyan bu kişilerin ahbaplıkları ileriki yıllarda büyük meyveler verecektir: 19. YY ikonik mimarisi ve İstanbul’un her tarafında yaygınlaşan resim sanatı.

Döneminde birçok mimarı etkisi altına alan ve günümüzde hala mimari tezlere konu olan Pera Palace’ın açılışından 8 yıl sonra, 1900 yılında, Şeker Ahmet Paşa buradaki ilk sergisini gerçekleştirir. Sergi Ahmet Paşa’nın kişisel sergisidir ve fazlasıyla olumlu eleştiriler almıştır. O’nun benimsediği sanat anlayışının diğer ressamlardan farklı olması da bunda etkilidir. Kullandığı kusursuz tekniğin yanı sıra nesneleri derinlikli bir şekilde ele alması, kullandığı renk tonları ve kusursuz geçişler yerli ve yabancı birçok sanatseverin takdirini toplamıştır.
Sergide Fransız ve Avrupalıların yanı sıra İstanbul yerlileri de yoğun ilgi göstermiştir. Bu, Şeker Ahmet Paşa’nın 20 yılı aşkındır verdiği emeklerin de sonuç verdiğini göstermiştir. Osmanlı’da resim kültürünün benimsenmesi için öncü bir şekilde çalışan paşa o yıllarda İstanbul özelinde amacını gerçekleştirebilmiştir.

Yaşamının son günlerine kadar saraydaki görevine, ressamlığa ve sergi açılışlarına devam eden Şeker Ahmet Paşa’nın uluslararası üne kavuşmasını sağlayan titiz ve kurnaz sanat anlayışı 2017 yılında İngiliz sanat eleştirmeni John Berger’in de konusu olmuştur.

John Berger, Şeker Ahmet Paşa’nın Güney Fransa’nın bağımsız sanat topluluklarından etkilenerek yarattığı Ormanda Oduncu adlı eserini şöyle anlatıyor:

“Daha bakar bakmaz beni ilgilendirmeye ve aklımı kurcalamaya başladı bu resim. Aslında, bilmediğim bir ressamı tanımama yol açması değil, resmin kendisiydi bu ilginin kaynağı. Resmi yeniden görmek için Beşiktaş’taki müzeye birkaç kez gittikten sonra anlamaya başladım resmin beni niçin ilgilendirdiğini. Aklımı niçin kurcaladığını ise daha sonra anlayabildim.
Resimdeki renkler, boya dokusu, ton değişiklikleri bir Rousseau’yu, bir Courbet‘yi, bir Diaz’ı anımsatıyor büyük ölçüde. Şöyle bir bakınca, izlenimcilik öncesi bir Avrupa manzara resmi, bir orman görüntüsü görüyorsunuz. Ancak resmin öyle ağırbaşlı bir niteliği var ki, bu yargıya varmakta acele etmemeniz için sizi uyarıyor. Bu ağırbaşlılık daha sonra bir özelliğe dönüşüyor. Resmin perspektifinde, oduncu ve katırıyla resmin sağ üst köşesindeki ormanın sınır çizgisi, arasında var olan ilişkide kendini hissettiren oldukça belirgin ve ince bir özellik bu. Sınır çizgisinin hem ortanın en uzak köşesi olduğunu, hem de uzaktaki ağacın, (bir kayın ağacı belki) resimde bize en yakın görünen nesne olduğunu görüyorsunuz. Aynı zamanda bizden uzaklaşan ve bize yaklaşan bir ağaç bu.”

İlgili Yazılar

Yorum Yap